Basında Biz

'Kadınlar bu işleri çok daha iyi beceriyor': Feminizmin yeni cephesi duygusal emek mi?*

 Doğum günlerini hatırlamaktan hizmet sunarken gülümsemeye, hayatımızın hemen hiç tartışılmayan bir gündelik sorumluluk katmanı var – ve bu orantısız biçimde kadınların üzerine düşüyor. Bununla yüzleşmek, çok gerekli bir devrimci adım olabilir.

1-gorselRose Hackman

Çocukların alerjilerini hatırlıyoruz, alışveriş listeleri hazırlıyoruz, yedek anahtarların nerede durduğunu biliyoruz. Aynı anda birden çok iş yapıyoruz. Evde kulak çöpü az kaldığında fark ediyoruz, kulak çöpü satın almayı düşünüyoruz. Doğum günlerini hatırlamakta çok iyiyiz. Sevdiklerimiz için bir şeyler yapmaktan hoşlanıyoruz, hangi yemeği sevdiklerini aklımıza not ediyoruz. İnsanların sağlık durumlarının nasıl olduğunu gözlüyoruz, gerektiğinde arkadaşlarımıza ve ailemize doktora gitmelerini salık veriyoruz.

Partnerlerimizin üzüntülerini dinliyoruz; biz çocuklarımız için oyun randevuları organize ederken onlar bir yere gelemediğinde ya da bir şey yapmayı unuttuklarında onları ve tek bir şeye odaklanan zihinlerini bağışlıyoruz. Başarıyı gördüğümüz yerde alkışlıyoruz – bir ödenek ya da beklenen bir terfi aldıkları zaman. Çünkü bu onların başarısı, arka planda bizimkiyle birlikte. Üstelik, yeterince çalışırsak, biz de başarılı olabiliriz: Tek yapmamız gereken omuz vermeyi öğrenmek.

Ama peki ya çocuk bakımı ve ev işleri gibi duyguların böyle süreğen bir şekilde idare edilmesi de karşılıksız emeğin bir biçimiyse?

Eğer bunun abartı olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Duygusal iş ve duygusal emek kavramları –tekrar edilen, yorucu, ikrar edilmeyen cinsiyete dayalı performatif edimler anlamında– on yıllardır sosyal bilimlerde ciddi bir araştırma alanı olageldi.

Biz kalanların bunu fark etmesiyse biraz zaman aldı.

*                      *                      *

Columbia Üniversitesi’nde sosyoloji ve sanat yönetimi profesörü olan Jennifer Lena, aramızdaki dengesiz tahta masanın öte yanından yüzüme bakıyor. Biralarımız içilmeye hazır vaziyette aramızda duruyor.

Ama Lena içmiyor. Yüzünde biraz hayal kırıklığına uğramış ama bozuntuya vermeyen bir ifadeyle sadece bakıyor. “Feminizmin yeni cephesi olarak duygusal emek hakkında bir yazı mı yazıyorsun?” diye söylediklerimi tekrar ediyor. “Ama bu o kadar “Sosyolojiye Giriş” dersi seviyesi ki! Ben yıllardır lisans öğrencilerine bunu anlatıyorum.”

Biramdan bir yudum alıp özür kelimeleri mırıldanıyorum.

Adil olmak gerekirse, Lena’nın bu samimi uyarısı önemli bir noktaya işaret ediyor. Bu yaklaşım, akademisyen Arlie Hochschild’ın 1983’te yazdığı The Managed Heart (İdare Edilen Yürek) kitabında duygusal emek kavramını ortaya attığından beri, yani 30 yıldır kullanılıyor.

Şimdilerde popüler kültür ve online tartışmalar sayesinde ikinci doğuşunu yaşıyor. The Toastiçin duygusal emek hakkında yazılar yazan Jess Zimmerman, yazılarına yanıt yağdığını söylüyor – yüzlerce kadın söylediklerine hararetle katılan yorumlar yazmış, nihayet deneyimleri hakkında konuşmalarına izin veren bir dağarcık sağladığı için kendisine teşekkür etmişler.

Zimmerman duygusal emeği bilhassa özel alanda gerçekleşen bir şey olarak anlatmış, ama akademisyenler bu kavramı ilk önce resmi iş yerlerine odaklandıkları çalışmalarda kullanmışlardı. Belki giderek daha çok kadın, erkeklerin fazla olduğu işlerde çalışmaya başladığı için, bu maaşlı işlerde de kadınlardan fazladan duygusal –yani ‘kadınsal’– iş beklendiğini fark ettikleri için.

İş hayatı bağlamında duygusal emek, belli bir işin gerekliliği olduğu düşünülen şeyleri yerine getirmek amacıyla çalışandan ya gerçek duygularını ya da görünüşünü idare etmesini beklemek anlamında kullanılıyor. Bir çalışandan, müşterilerin ya da iş arkadaşlarının işle ilgili deneyimlerini daha pozitif hale getirmek için kendi duygularını maskelemesinin beklenmesi de duygusal emek kategorisine giriyor. Bunlara ofis uyumuna katkıda bulunmak, çekici olmak, mevcut olmak ama mevcudiyetini çok belli etmemek, cazibeli ve hoşgörülü ve basit işleri yapmaya gönüllü olmak da (mesela kahve pişirmek ya da fotokopi çekmek) eklenebilir.

Ne kadar yorgun olsalar ya da devamlı kusan bir çocuktan ya da kendilerine askıntı olan bir erkek yolcudan ne kadar tiksinseler de müşterilerin ihtiyaçlarına yardımsever bir bakış ve gülümseyen bir yüzle karşılık vermeleri beklenen hostesleri düşünün. Hostesler, Hochschild’ın 1983’te yazdığı kitaptaki başat örneklerden biriydi.

Ya da hem eğlenceli ve sevimli hem de akıllı ve becerikli olmaları beklenen kadın politikacıları düşünün (örnek vermek gerekirse, Hillary Clinton’ın yardımcıları kampanya boyunca kendisine ortaya daha fazla mizah ve daha fazla duygu koyması için yalvardılar).

Sabahları kahve aldığınız Starbucks’taki, kağıt kahve bardağınızın üzerine gülümseyen yüzler çizen kasiyeri düşünün. Sizce bu sabah bunu çizmeyi gerçekten istedi mi, yoksa bu işinde kendisinden beklenen standart şeylerden biri mi?

*                      *                      *

Birasından birkaç yudum aldıktan sonra sosyolog Lena önüme bir kemik fırlatıyor. “Ben duygusal emek hakkında şu şekilde düşünüyorum: Bazı işler için duygusal emek sarf etmek işe alınmak için temel kıstas, bununla ilgili herhangi bir eğitim verilmiyor ve bazı insanların –yani kadınların– bunu kendiliğinden daha iyi becereceği yönünde bir inanış var. Ve bu işler, aynı zamanda toplumun geneli tarafından aşağı görülen işler.”

Araştırmalar gösteriyor ki, süregiden duygusal emek sarfı çok yıpratıcı olmakla birlikte meşru bir mesleki yıpranma kaynağı olarak kabul edilmiyor, sonuç olarak da maaşlara yansımıyor.

Düşük ücretli işlerin ağırlıkta olduğu, ‘gülümseyerek hizmet vermenin’ beklendiği hizmet sektöründeki büyüme, bu fenomenin daha da yaygınlaşmasına sebep oldu. Bu sektörde duygusal emek bir artı değer değil, işveren beklentilerinin temel unsuru.

Federal asgari ücretin saat başı 2.13 dolar olduğu ABD’de bu durum daha da çarpıcı. Bu tip işlerde işveren duygusal bir çıktı bekliyor, ama bunun için para vermeye yanaşmıyor. Duygusal emeğin karşılığını vermek, müşteriye yüklenmiş durumda – müşteriyse, duygusal emeğin karşılığı olarak bahşiş bırakmak için duygusal olarak tatmin edilmeyi bekliyor.

Bu durumun sonuçları gerçekten vahim, özellikle kadınlar açısından. Lokanta çalışanlarını temsil eden ROC United’ın araştırmasına göre saatlik 2.123 dolar asgari ücret uygulayan eyaletlerde bahşişten kazandıkları parayla geçinen kadınların iş yerinde cinsel tacize uğrama ihtimali, daha yüksek asgari ücret uygulayan eyaletlere göre iki katı daha fazla.

Yakın tarihli bir araştırma, düşük ücretli işlerde çalışanların üçte ikisinin kadın olduğunu, bu kadınların yarısının da beyaz olmadığını gösteriyor.

Notre Dame Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olan Jessica Collett’e göre, kağıt üstünde kadınların ve erkeklerin eşit derecede duygusal emek sarf ediyor gözüktüğü daha prestijli işlerde dahi, kadınlardan daha fazlasını ortaya koymaları bekleniyor.

Örneğin kadın erkek tüm şirket temsilcileri, pozisyonları gereği müşterilerle öyle ya da böyle hasbıhal etmek zorundadır – ki bu iştanımlarına dahildir; ama kadınlardan ayrıca iş arkadaşlarının doğum günlerini hatırlayarak ya da alt düzey çalışanlarla hoşbeş ederek ofis uyumuna katkıda bulunmaları bekleniyor. Erkek çalışanlar da aynı şeyleri yapabilecek durumda olsalar da, bu onlar üzerinde baskı oluşturan bir beklenti değildir (“Sence de bugün çok tatlı ve cömert davranmadı mı?”)

Arkadaşım olan başarılı bir insan hakları avukatı, geçenlerde kendisinden her gün bürodaki idari personelle muhabbet etmesinin beklendiğinden yakınıyordu – bunu yapmakla bir problemi olmasa da, yapmak zorunda olmaktan hoşlanmıyordu. Saygı görmek için hem kibar hem başarılı olması gerektiğini söyledi, erkek olan iş arkadaşlarınınsa aynı şeyi dert etmesine hiç gerek yoktu.

Wake Forest Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olan Robin Simon, kendinden örnek verdi: Kadın bir profesör olarak kendisinden, erkek meslektaşlarına göre hem sınıfta hem dışarıda öğrencilerin duygusal durumlarının çok daha farkında ve daha erişilebilir olması bekleniyordu. “Öğrenciler kadınlardan daha çok duygusallık bekliyor,” dedi, yani kadın eğitmenler yalnızca sınıfta neşeli görünmek zorunda olmakla kalmıyor (ki öğrenci değerlendirmelerinin öne çıktığı bir eğitim sisteminde bu da çok önemli), aynı zamanda bazen terapist ve öğretim görevlileri arasında arabulucu olarak ikinci bir mesai de üstlenmek durumundalar.

*                      *                      *

2-gorselErkek bir arkadaşım, Manhattan’daki evinde birlikte çalışırken verdiğimiz ara sırasında, mutfağında ikimiz için yemek hazırlarken “Tam anlamıyorum. Duygusal emekten kastın nedir?” diye sordu.

Öğle yemeğimi pişiren adama açıklamaya çalışırken kaşlarının konsantrasyonla çatıldığını ve kafasının giderek karıştığını gördüm. 30’lu yaşların ortalarında, başarılı bir bilgisayar mühendisi olan arkadaşım, genellikle sohbetlerimizde kendisini pro-feminist olarak konumlandırdığı halde belli ki söylediklerim, kabul edebileceğinin ötesindeydi.

“İyi ama kadınların bunu sarf ettikleri bir emek olarak gördüğünü nereden biliyoruz? Ya insanlar bundan hoşlanıyorsa? Ya kadınlar doğal olarak bu işleri daha iyi beceriyorsa? Neden her şeye negatif bakmak zorundayız?”

Bu soruların bende biraz umutsuzluk yarattığını itiraf edeyim. Ne de olsa, New York’taki arkadaşlığımız süresince bütün yemekleri hiç gocunmadan o pişirmişti.

“Neden feministler hep normal şeyleri tartışılacak meseleler haline getiriyor?” diye devam etti. Onun için, duygusal emeği doğal bir tepkiden daha fazla bir şey olarak düşünmek, her şeyi gereksiz biçimde didik didik etmek demekti; kendi haline bırakılması gereken doğal şeyleri büyük meseleler haline getirmek demekti.

Muhtemelen asla “Ah, kadınlar daha iyi yemek pişiriyor,” “Kadınlar temizlik yapmakta daha becerikli,” “Kadınlar çocuklara daha iyi bakıyor,” gibi şeyler söylemeye cesaret edemezdi. Yine de, bazı kadınların “doğuştan öyle” –yani duygusal konularda doğuştan daha yetenekli– olduğunu söyleyebiliyordu. Bu söyledikleri, ne zaman bu konuyu açsam tıpatıp hemen karşıma dikilen ilk cevaptı.

Ama bu özcü yaklaşım, olaya akademik açıdan baktığımız zaman çöküyor.

Sosyolog Rebecca Erickson, maaşlı çalışan ve evli 335 ebeveynle yaptığı görüşmelerden yola çıkarak 2005 yılında yazdığı çığır açıcı makalesinde, ev ortamında çocuk bakımı ve ev işlerine ek olarak, duygusal işlerin yükünü de kadınların üstlendiğine dair bulgulara yer veriyor. Erickson’a göre bu, biyolojik değil toplumsal cinsiyete göre şekillenen bir düzenleme. “Araştırmaların gösterdiği şeylerden biri, kadınların duygusal işlere olan yönelimini şekillendiren, biyolojik cinsiyetlerinden ziyade aile içinde, arkadaş gruplarında ve genel olarak toplum içerisinde toplumsal cinsiyet bazında bulundukları konum,” diye açıklıyor Collett. Bu rollerin böyle dağıtılmasına çok alışmış durumdayız. Fakat duyguların ‘idarecisi’ olmak, kadınlar için Collett’in deyimiyle ‘ikinci mesai’ anlamına geliyor.

Yatak odasında da kadınlar partnerlerinin duygularını ve hassasiyetlerini idare etmek zorundalar. The Guardian’da yayınlanan yakın tarihli makalesinde, Alana Massey sözde-cinsel özgürlük-sonrası dünyada süregiden cinsellik eşitsizliğinden bahsediyor. Kadınların istedikleri kadar seks yapmaları fikriyle barışmaya başlamış olabiliriz; fakat bu seks pozitif tutum, kadınların istediği tür seksin nasıl olduğuna ve bu isteklerin nasıl karşılanacağına dair bir tartışma açmak konusunda yararlı olmadı. Yani kadınların kendini orgazm taklidi yapmak zorunda hissetmesini, sadece cinselliği hâlâ erkek merkezli gören bir toplumun ürünü olarak değil, aynı zamanda kadınların erkek egolara hizmet etmesinin bir biçimi olarak düşünmemiz gerekiyor.

2011’de yayınlanan, cinsel olarak aktif 71 hetero kadınla yapılan görüşmelere dayanan bir araştırmaya göre, bütün kadınlar zaman zaman orgazm olduklarını (genellikle ön sevişme sırasında) belirtse de, yüzde 79’luk bir çoğunluk, penetrasyonlu vajinal seks yaptıkları zamanların yüzde 50’sinde orgazm taklidi yaptıklarını beyan etmiş (araştırmaya katılan kadınların yüzde 25’i için bu oran yüzde 90’a kadar çıkıyor). Orgazm taklidi yapan (ya da araştırmada bahsedildiği biçimde söyleyecek olursak, “cinsellik çağrıştıracak sesler çıkaran”) kadınların yüzde 66’sı, bunu partnerlerinin boşalmasını hızlandırmak için yaptığını söylemiş. Daha da önemlisi, kadınların yüzde 92’sine göre bu, partnerlerinin özgüvenini artırıyor ve yüzde 87’si bunu yapmaya zaten tam da bu amaçla başlamış.

*                      *                      *

30’larının başında kariyer değiştirip finans avukatlığı yapmaya başlayan eski öğretmen Sara Thompson, her anlamda son derece cinsiyet eşitlikçi bir ilişkiye sahip. Kocası ve on yıllık partneri olan erkek, Ivy League üniversitelerinden birinde başarılı bir araştırmacı, idareci ve eğitmen olarak çalışıyor. Birlikte yaşadıkları hayat, ilişkilerini dışarıdan bakınca eşitlikçi gösteren pek çok resmi ve gayrı-resmi düzenlemeyle dolu.

Ama Thompson duygusal emekten ve her gün evin düzeni çerçevesinde, romantik ilişkiye paralel olarak harcadığı ekstra çabadan bahsederken ilişkide var olan birtakım eşitsizlikler göze batıyor.

Fazla alan kapladığı zaman kınandığı bir çocukluk ve ergenlikten sonra, çevresine durmaksızın kronik bir dikkat gösteren bir insan haline gelmiş. “Öyle bir şey ki, ne zaman sesimin biraz fazla yükseldiğinin, ne zaman bedenimin kamusal alanda fazla yer kapladığının, çevremdeki insanların rahatsızlık seviyesinin daima farkındayımdır,” diye açıklıyor.

İlişkisini anlatırken bahsettiği şeyler temizlik ve bakım işleri değil, ama çok yakın bir şey. Düşünme ve planlama gerektiren işler: “Duvara bir şeyler asmak, fotoğrafları çerçevelere yerleştirmek, evdekiler eskimeye başlayınca yeni çarşaf alınması gerektiğini düşünmek, ne zaman yemek yenileceğini planlamak, yemekte ne yiyeceğimizi planlamak.” Yani Thompson sadece yemek pişirmiyor, yemek menülerini (ne yiyeceğiz?) ve yemek saatini düşünüyor – asla farkına varılmayan bütün o düşünceler. “Bunları düşünmek zorunda olmak çok canımı sıkıyor. Bu hiç adil değil, tersine benim için çok yorucu.”

Bir de doğum kontrolü konusu var. “Bütün bilgiyi benim toplamam ve bunu ona açıklamam gerekiyor. ‘Spiral taktırdıktan sonra tekrar hamile kalman için ne kadar zaman geçmesi gerek?’ diye bana soruyor. Madem çocuk istiyorsun, neden bunları araştırmak için biraz vakit ayırmıyorsun?” Hayatın diğer küçük ayrıntıları için de aynı şey geçerli. “Mesela bir şey arıyor. Bana soruyor: ‘Tırnak makasımı gördün mü?’ Dolaba bakıyor, ama tırnak makasını görmüyor. Orada duruyor halbuki. ‘El bezlerini nereye koyuyorsun?’ Devamlı bana soruyor. İnsan bir şeyi üç dört sefer sorduktan sonra öğrenir, değil mi?” Devam ediyor: “Yani o evden bağımsızlaşabiliyor, benimse böyle bir lüksüm yok. Çünkü ben de aynısını yapsam, gündelik hayatımız kabusa dönecek. O yüzden bu rolü üstlenmek zorundayım. Bu benim gerçek kendim değil, ama başka seçeneğim yok.”

Yani Thompson, hangi alanda mücadele edeceğini seçiyor (hepimiz gibi), ama bir soru hâlâ baki: Eğer erken yaştan itibaren böyle davranacak şekilde sosyalleştiysek, doğamız gereği öyle olmasak da pratik hayatta bu işlerde gerçekten daha iyi olduğumuz doğru olabilir mi? Yoksa, bu tartışma bizi bir yere götürmüyor deyip, çenemizi kapatıp bununla barışmamız mı gerekiyor?

Ya da artık doğum günlerini unutmaya başlamamızın, zevk çığlığı taklidi yapmayı bırakmamızın ve sarf ettiğimiz, edinilmiş vasıflarımızdan biri olan duygusal emek için hakiki ve yeterli maaş talep etmemizin zamanı geldi mi?

İşte bu, erkek egemenliğini ta kökünden sarsacak bir devrim olurdu.

Çeviren: Ayşe Toksöz

* Bu makale 8 Kasım 2015 tarihinde The Guardian’da yayınlandı.

Kaynak: http://catlakzemin.com/kadinlar-isleri-cok-daha-iyi-beceriyor-feminizmin-yeni-cephesi-duygusal-emek-mi/

Çocukları altın tepside sunuyorlar

 

Çocukları altın tepside sunuyorlarCNN Türk spikeri Büşra Sanay cinsel istismar suçu ile ilgili yapılan son düzenlemeyle ilgili Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü ile görüştü. Başbakandan konuyla ilgili randevu istediklerini vurgulayan Güllü, ”

Dün akşam saatlerinde mecliste Türk Canice Kanunu’nda, cinsel istismar suçunda mağdur ile failin evlenmesi halinde fail hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması ya da cezanın ertelenmesine olanak veren düzenleme TBMM Genel Kurulu ’nda tartışmalara yol açtı ve sosyal medyada da tepkiler gelmeye başladı. 

Peki bu düzenleme yasalaşırsa ne gibi sonuçlar doğurur, neden böyle bir ihtiyaç duyulmuş olabilir, tepkilerin etkisi olur mu? Tüm bunları Türkiye Bayan Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü ’ye sordum.

En bakımlı kalan zor türü cinsel istismar

 

 

 

 

 

– Neden böyle bir düzenlemeye gereklilik duyuldu sizce? 

Canan Güllü: Zamanı biraz geriye sarmalıyız bu sorunuza yanıt verebilmem için. 2016 Mayıs ayında belirlenmiş olan Boşanma Komisyonu bir kroki rapor hazırlayıp muhalefet milletvekillerine gönderdi. Konu kadın olunca uzmanlık alanımız diye bize gönderilen bu raporda yer alan maddelerden biriydi tecavüzcüsüyle evlendirme önerisi. Yani, TBMM komisyonu dinlediği onca kişiden ve dinlemediği bizden saha da egzersiz yapan örgütlere inat böyle bir maddeyi öneriyordu. Bahanesi de içeride esir bulunan minik yaşta kaçarak evlenenler hakkında kamu davasının düşmesi için. Kendilerine böyle fazla sayıda istek geldiği için. Şimdi de torba yasa içinde hiçbir mülâkat yapılmadan konuşulmadan piyangodan çıkar gibi gündemimize girdi. Doğrusu hükümetin aylardır zaten gündemindeydi. 

– Doğrusu belki de cezaların arttırılması beklenirken, böyle bir düzenleme yapılması şaşırttı mı sizi?

Canan Güllü: Beni bu hükümetin kadın ve çocuk konusunda atacağı hiçbir geri adım şaşırtmaz bundan böyle. Karaman ’da yaşanan cinsel istismar vakalarından daha sonra ve “Bir kereden bir şey olmaz” diyen bir Aile Bakanı gördükten daha sonra…

Gözden kaçırılan şu. Bu ülkede özellikle son aylarda çoğalan fazla istismar var. Bunların nedenini hemen hemen sokaktaki cümbür cemaat bilmekte. Bizim işlettiğimiz ivedi yardım hattına gelen çağrıların inanın bir çoğunda bu konuda takviye isteniyor. Anayasa Mahkemesi’nin geçtiğimiz aylarda iptal ettiği TCK 103. 1-2 maddesi de zaten 15 yaş altı ile üstü arasında suç oluşturan süresi bakımından bir fark istiyor.15 yaş üstünde gerçekleşen istismarı rıza sınıfına dahil etmeyi amaçlıyor. Dolayısıyla biz bekliyoruz lakin hükümetin hiç o tarakta bezi değil diye bir özdeyiş ile durumu izah edeyim. 

Hatırlarsanız bu konuda Viyana havalimanı ve İsveç bakanı ile bir çatışma yaşanmıştı. Bu yasal boşlukta mahkemelerin askıda kaldığına dair ve bir kadeh suda fırtına kopmuştu. Şimdi bu öneri ile bütün dünyaya rezil oluyoruz. Nasıl anlatacağız bu durumu? Devlet kız çocuklarına tecavüz edenle evlendiriyor çocuklarını ve o kızlar da fazla mutlu oluyor yalanına.

 

Bir ensest vakası da öz babadan

 

 

 

 

 

– Tecavüze uğrayan birey bu düzenlemeyi duyunca ne düşünmüştür sizce? 

Canan Güllü: 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Canice Kanunu’ndan önce  tecavüz eden 5 kişi de olsa 1 kişi evlenirse diğerleri aklanıyordu ve suç oluşturan almıyordu. Hatta bu konuda halkımızın aklında kalan Fatmagül ’ün Suçu Ne adlı bir dizi de var hafızaları tazelemek için. Kadın örgütlerinin önemli bir mücadelesi sonucu çıkarılan yeni TCK da bu madde düzeltilmiş ve birey davacı olmazsa bile, kamu davası olarak devlet suçlunun yakasını bırakmayacaktı. Bu bizlerin en büyük kazanımıydı. Hatta o yasada yaşam kadınına da tecavüzde canice az verilirdi nasılsa o mesleği icra ediyor diye. O haksızlıkta giderilmişti.

Bir ara yargıtayda bir toplantıda da gündeme gelmişti tecavüzcüsü ile evlendirelim dosya birikti diye. Ben o süre da sayın yargıca şöyle demiştim. Tartışma ettiğiniz biriyle sizi benzer yatağa koysalar siz ne düşünürdünüz. Bu tecavüz olayı evlilikle sonuçlandığında aynı tecavüzü her gece bir kadının yaşamasını anlamaktan yoksun zihniyetlere söyleyecek sözcük bulmakta eksik kalıyor dimağım inanın. Varın siz tecavüze uğramış kadının düşüncesini hayal edin. Bu duyguyu yaşamamışların yaşayanlar namına karar vermesi iç acıtıcı.

– Hak Bakanı Bekir Bozdağ konuşmasında, caydırıcı olabildiğini gördük dedi. Peki geçtiğimiz yıllara baktığımızda oranlarsak eğer, son yıllarda fiilen tecavüz suçu azaldı mı fakat bunun bir caydırıcılığı olabildiğinden bahsetti Bozdağ? Ya Da bu söylemi neye dayandırarak caydırıcı olabildiğini açıklama etti sizce? 

Canan Güllü: Karşımızda toplu istismarları kabul etmeyen, kadınlara tecavüzü kadının suçu gören tahrik ve rıza konusu ile erkekliği öncelikleyen bir zihniyet var. Herşey benim dediğim şekildir diyerek kendi bayanlarını ortaya koymaktalar. Son bir ayın taciz ve tecavüzü çetelesine bakmasını öğüt ederim sayın bakana sokaktaki kedi ve köpeklere tecavüz eden bir halk müziği var bundan böyle sokakta. Ne azalması, neyin caydırıcılığı. Yaptığı suçun cezasını çekmesini önlemekle caydırıcılık mı olur?

– Tecavüz suçunda cezaların caydırıcı olduğunu düşünüyor musunuz? 

Canan Güllü: Biz, suç oluşturan faslına gelmesin diye uğraşıyoruz. Yani kadını kişi gören zihniyet için tüm gayretimiz. Her Zaman söyleriz canice caydırıcı olsaydı İran ’da tecavüz suçunun cezası idam. Buna karşın hala kabahat devam ediyor. 

– Yasalaşır mı sizce ve bu düzenlemeye gelen tepkiler ne değin etkili olur yasalaşıp yasalaşmamasında?

Canan Güllü: Yasalaşmamalı diye düşünüyorum. Sayın başbakandan dün gece randevu istedik, AKP kadın vekillere ve bayan kolu başkanına mesajlar ilettik . Bu, bütün kadın, erkek ve çocuklar için bir yıkım.

– Eğer yasa teklifi kabul edilir de yasalaşırsa nasıl sonuçları ne olur?

Canan Güllü: Çocuklarınız yolda yaş sınırı olmadan, her yaştan olan çocuklar kaçırılıp tecavüz edilir ve bu birey sonrasında korkutma ederek çocuğu, hele fakir kesimlerde aileyi tehditle ikna eder ve evlenerek bu işten cezasız sıyrılabilir. Yasada 5 sene mutlu evlilik devam ederse diye bir süreç var o vakit içinde çocuk tecavüze uğramaya devam eder. 5 sene 1 gün sonra adam bıraktığında devlet, yaşı 18’den ufak bu çocuğu kendi eliyle, deyiş azıcık ağır olacak fakat altın tepside sunmuş olur.

Tekrar boşandığı için kadınların eski eşleri göre öldürülen ülkemizde, ben seviyorum diye herkes kendi başına tecavüz kararı alarak yola devam eder. Bu çocukların erken yaşta evlenme sorununu hala önleyememiş ülkemin suç oluşturan caydırıcılığı olmayan işlevsiz bir hale gelmesini sağlar yasalar. Adalete güven duygusu sarsılır. Çocuk yaşta tecavüzle evlendirilmiş kızların eğitim hakkı ellerinden dargın, istihdamda yer almalarının önüne geçilmiş olur. Fakat bizce en önemlisi vücut bütünlüğüne hürmet duyulmayan bir mal olarak görülmesine zemin hazırlar. Zaten yasalaşmış olursa biz, laiklik ve çağdaşlık trenini kaçırmış oluruz.

 

Kaynak: http://cadde41.biz/cocuklari-altin-tepside-sunuyorlar/

O Davaya Tepki

 

O Davaya Tepki

 

Kadın ve Demokrasi Derneği (KADEM) Başkanı Sare Aydın Yılmaz ile Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu (TKDF) Başkanı Canan Güllü, Menderes ilçesinde yaşları 6 ila 11 arasında değişen 6 kız öğrenciye cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla 102 yıl hapis istemiyle yargılanan emekli öğretmenin dün gerçekleşen ikinci duruşmasına yönelik, AA muhabirine açıklamalarda bulundu.

KADEM Başkanı Yılmaz, bu tip davalarda sivil toplum kuruluşlarının müdahillik talebinin genellikle reddedildiğini belirterek, bunun kırılması gerektiğini, sivil toplumla bu davaların kamuoyuna duyurulması ve deneyimlerini aktarması açısından işbirliği yapılması gerektiğini ifade etti.

Söz konusu davalara müdahillik taleplerinin reddedileceği kanısı olmasına karşın her seferinde başvurduklarını aktaran Yılmaz, "Biz de bu davaların müdahiliyiz. Dinlenmemiz gerekir. Biz her seferinde bu taleple mahkeme heyetinin karşısına çıkıyoruz. Bunu yapmaya devam edeceğiz. Bir gün bu anlayışın da kırılacağına inanıyoruz. Çünkü bizim müdahilliklerimiz davanın seyrini değiştiriyor. Kamu vicdanını rahatlatmayacak en ufak bir kararda bile mahkeme heyeti, bizim orada oluşumuzu göz önünde bulunduruyor." değerlendirmesinde bulundu.

Yılmaz, "Nasıl ki mesela 28 Şubat sürecinde bir kadının başörtüsünün çekilmesi, ona hakaret edilmesi gibi olaylara tepki gösterdiysek, otobüste şort giyen kadının yaşam biçimine yapılan saldırıya da aynı şekilde tepki gösteriyoruz. Mahkeme heyetlerinde kamu baskısı çok önemli. O davada da saldırgan önce salıverilmişti ama tepkilerin ardından tutuklandı. Bu açıdan bizler de mahkeme önlerinde sesimizi yükselterek, bu süreçlerde kamuoyu vicdanı adına bir baskı unsuru olmaya çalışıyoruz. Bir gün davalara müdahillik taleplerimizin de kabul edileceğine inanıyoruz." diye konuştu.

"Mahkeme heyetinin kararını değiştirmesini talep ediyoruz"

TKDF Başkanı Güllü ise söz konusu davada hakim heyetinin 15 Temmuz sonrası değiştiğini ileri sürerek, mahkeme başkanının davaya oldukça gergin başladığını, izleyicileri azarladığını iddia etti.

Büyük bölümü baroların çocuk hakları birimi üyesi olan avukatların 17'sinin mağdurlardan özel vekaletname alarak bu davaya katıldığına işaret eden Güllü, duruşmada İzmir, İstanbul ve Mersin barolarının daha önce kabul edilmiş müdahillik taleplerinin iptal edildiğini, sivil toplum kuruluşlarının da zaten ilk andan itibaren müdahillik taleplerinin kabul edilmediğini söyledi.

Güllü, benzer şekilde özel vekaletli mağdur avukatlarının müdahilliğinin de suçtan zarar görmemeleri gerekçesiyle reddedildiğini aktararak, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı avukatlarının davaya müdahil olmasının yeterli olarak görüldüğünü ve bunu doğru bulmadıklarını dile getirdi.

Bu tür davalarda sivil toplum kuruluşlarının takibinin bu tür suçların azalmasına katkı açısından çok önemli olduğuna işaret eden Güllü, "Yani amaç suçtan zarar görme değil, zararın meydana gelmemesi adına kamuoyu yaratmaktır. İstanbul Sözleşmesi'nin 55/2 maddesi gereğince, 'Suçtan zarar gören' olarak müdahilliğinin kabul edilmesi maddesi yanlış algılanarak, direk zarar görme bahse konu edilerek müdahillik talepleri iptal edilmiştir. Yargının ülkemizde son aylarda sıkça rastladığı çocuk taciz, tecavüz ve şiddetleri konusunda atacağı adımlarla uygulayacağı kararlar çok önemlidir." değerlendirmesinde bulundu.

Güllü, "Bu tarz suçların oluşmasının engellenmesi adına barolar ve sivil toplum örgütleri, bu tip davalarda mutlaka olmalıdır. Sivil toplumun görüşleri alınmalı, deneyimlerine başvurulmalıdır. Çünkü bu kamuoyu nezdinde de bu tip davaların takip edilmesinde bir algı oluşturuyor, bu tip suçların tekrar edilmesini önlüyor. Kırmadan, dökmeden birlikte yol almak en güzeli. Mahkeme heyetinin 1 Aralık'taki duruşmada bu kararı değiştirmesini talep ediyoruz." dedi.

AA


Kaynak: http://www.haber35.com.tr/m/?id=567075

Yıldırım'ın 'şortlu kadına taciz' açıklamasına tepki: Mırıldanamazsın

Başbakan Binali Yıldırım'ın, şort giydiği gerekçesiyle hemşire Ayşegül Terzi'yi tekmeleyen Abdullah Çakıroğlu için, "Hoşuna gitmeyebilir, mırıldanırsın" ifadelerini kullanmasının ardından, kadın dernekleri ve avukatlar "Mırıldanamazsın" diye tepki gösterdi. Mor Çatı'nın gönüllü avukatı, "Bu bir erkek egemen zihniyetin ürünüdür" dedi.

İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi Başkanı Hale Akgün, Başbakan Yıldırım'ın, "Mırıldanır ne demek laf atabilirsiniz ama tekme atamazsınız anlamına mı geliyor? Bunun da bir cezası var" dedi. Cumhuriyet'ten Zehra Özdilek'in haberine göre, Mor Çatı'nın gönüllü avukatı Perihan Meşeli, "Bu bir erkek egemen zihniyetin ürünüdür. Ne yazık ki bu devletin en üst kademesindeki yetkililer tarafından tekrar üretiliyor. Aslında o gün o tekmeyi atan kişi tam da sistemden güç alarak bunu yaptı. Başbakan'ın bu şekilde açıklama yapması da bunu bir tür desteklediği anlamına geliyor" dedi. Meşeli, Başbakan'ın yaptığı açıklamanın bütün kadınlara cephe alındığının bir göstergesi olduğunu belirtti. Başbakan'ın böyle bir açıklama yaparak İstanbul Sözleşmesi'ni ihlal ettiğini de vurgulayan Meşeli, "Bu sözleşmede şöyle bir hüküm var: Devlet yetkilileri, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini körüklemeyecek şekilde beyanlarına dikkat etmeli. Bu da sözleşmenin ihlali anlamına geliyor" dedi. 'MIRILDANIR NE DEMEK, LAF ATABİLİRSİNİZ AMA TEKME ATAMAZSINIZ ANLAMINA MI GELİYOR?' İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi Başkanı Hale Akgün ise, "Mırıldanır ne demek laf atabilirsiniz ama tekme atamazsınız anlamına mı geliyor? Bunun da bir cezası var. Doğru bir açıklama olmamış. Eminim açıklamasını düzeltecektir" dedi. 'CESARET ALIYORLAR' Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü de yaşam tarzına müdahaleye, sokaklarda tacize, tecavüze yeltenme gücünü bu zihniyetlerin ve liderlerin cümlelerinden alındığını belirterek Başbakan'ın, Aile Bakanlığı'nın olaylar olduktan 3 gün sonra değil anında tepki vermeleri gerektiğini söyledi. Ne olursa olsun bir yurttaşın açık kapalı fark etmeden hiç bir insanın yaşam tarzına müdahalesinin söz konusu olamayacağına dikkat çekti. Güllü, "Mırıldanmak' ne demek. Benim yaşam tarzım ile ilgili mırıldanma hakkı mı var bir vatandaşın" dedi.

Kaynak: https://tr.sputniknews.com/turkiye/20160923/1024954683/basbakan-yildirim-sortlu-kadina-taciz-mirildanamazsin.html

Uzmanlar uyardı; çizgi filmlerde çocuğa cinsel istismar tehlikesi!

"Annelerin çizgi film izliyor diye boş bıraktığı çocuklar, pedofiller tarafından video ve fotoğrafları kaydedilerek istimara uğruyor"

Hürriyet yazarı Ayşe Arman, hırsız çetelerinin yeni dolandırıcılık yöntemine ilişkin bir olayı köşesine taşıdı. Arman'ın bir arkadaşının başına gelen olaydan aktardığına göre, hırsızlar 12 yaşındaki oğlunu arayarak "Emniyet'ten arıyoruz, baban hırsızlık yaparken yakalandı" diyorlar. Görüntülü konuşma ile iletişime geçen hırsızlar, “Evde para ya da altın var mı?” diye soruyor ve çocuğu evin bütün odalarında gezdiriyorlar. Tam 25 dakika evde arama yaptırıyorlar. Para ve altın olmadığını anlayınca telefonu kapatıyorlar. Benzer olayın Adana'da bir bale okulundaki öğrencinin başına geldiğini söyleyen Arman, o öğrencinin evdeki paraları hırsızların istediği adrese götürdüğünü ifade ediyor.

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü'nün de çocuk pornosuna karşı kendisini arayarak uyardığını belirten Arman, bazı çizgi filmlerin yarısında ekranda beliren bir pedofilinin canlı bağlantı ile tek başına olan çocuklara “Kapıyı kapat, donunu çıkar” gibi talimatlar vererek kayıt altına aldığını aktardı.

Arman'ın Hürriyet'te "Eyvah! Kötüler, teröristler dolandırıcılar, hırsızlar, sapıklar çocuklarımıza dadandı!" başlığıyla yayımlanan (23 Ağustos 2016) yazısından bazı bölümler şöyle:

Gaziantep vahşeti… İnsanın kanının donduğu yer. Ötesi yok… Yani yok böyle bir kahpelik, kalleşlik! Kına gecesi dediğin şey, daha çok kadınların ve çocukların toplandığı bir eğlence. Belli ki, kadınları ve çocukları hedef almışlar. Bombayı patlatan da 12-14 yaşında bir çocuk. Öldürdükleri de kadın ve çocuk. İşlerin geldiği bu nokta, gerçekten akıllara ziyan. Delirir insan. Bir anne olarak da çıldırmamak mümkün değil.

Artık çocuklar meselesine özellikle dikkat etmemiz gerekiyor. Kötüler, teröristler, hırsızlar, dolandırıcılar, sapıklar çocuklara her zamankinden daha fazla takmış durumda.

Bir arkadaşım anlattı.

12 yaşındaki oğlunu arıyorlar. “Emniyetten arıyoruz!” diyorlar. “Babanı yakaladık. Hırsızlık yaptı. Numarası bu. Sizin adresiniz bu. Annenin numarası da bu. Hatta ev telefonundan şu anda ara, bak gör meşgul çalacak. Çünkü bir arkadaşımız şimdi annenle konuşuyor.” Gerçekten arıyor ve bakıyor meşgul. O zaman bir şekilde inanıyor. Nasıl inanıyor demeyin, profesör Canan Karatay’ı bile dolandırdılar unutmayın. Çocukla yapılan bu konuşmalar bu arada görüntülü gerçekleşiyor. Kendi görüntülerini gizleyerek, “Evde para ya da altın var mı?” diye soruyorlar. Çocuğu evin bütün odalarında gezdiriyorlar. Tam 25 dakika evde arama yaptırıyorlar. Para ve altın olmadığını anlayınca telefonu kapatıyorlar.

Sonra anne baba eve geliyor, çocuğu ağlarken buluyor, ev darmadağın bu arada…

Ve tabii polise haber veriyorlar.

Adana’da annemin bale okulundaki bir öğrencinin başına da geldi bu.

Ama o tatlı kız, panikten ve korkudan, evde ne var, ne yok toplamış, “Şuraya getir!”dedikleri adrese götürmüş Küçük Saat’e bir yerde hırsızlara eliyle teslim etmiş, sonra da dolmuşla eve dönmüş.

Bir daha da ne hırsızlardan ne de teslim ettiği para ve mücevherden haber alınamadı.

Bitti, gitti.

Yani çocukların ellerindeki telefonlar bir suç aletine dönüşebiliyor. Bunu akılda tutmamız gerekiyor. Canan Güllü de ilginç bir noktaya değindi, sizi uyarmamı istedi.

Diyor ki…

“Arayanın, aradığı telefonun kayıtlı olduğu kişiye dair tüm bilgileri biliyor olması, hizmet sağlayıcıların gizlilik ilkesini iyi uygulayamadıklarını gösteriyor!”

Haklı.

Bir başka konuya daha dikkatimizi çekti Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı.

“Annelerin çizgi film izliyor diye boş bıraktığı çocuklar, pedofil şahıslar tarafından video ve fotoğrafları kaydedilerek istimara uğruyor. Çocuk pornosuna dahil ediliyorlar. Aman dikkat!”

“Nasıl yani oldum?” ben bunu duyunca…

Ayrıntılarını yakında yazacağım, belli çizgi filmler varmış. Siz, çocuğum kendi kendine çizgi film izliyor zannediyorsunuz, emin ellerde, güvende, öyle değil işte, 15. dakikada mesela biri canlı bağlanıveriyormuş ve çocuğa sorular sormaya başlıyormuş.

Çocuğunuzun yalnız olduğundan emin olduktan sonra da, “Kapıyı kapat, donunu çıkar”  talimatlar veriyormuş, küçük çocuk da bütün bunları oyun niyetine yapıyormuş, kaydedildiğinden habersiz olarak…

Korkunç değil mi?

Allah’ım sen bütün sevdiklerimizi, özellikle de çocuklarımızı yeryüzündeki bütün kötülüklerden koru…


Kaynak: http://m.t24.com.tr/haber/uzmanlar-uyardi-cizgi-filmlerde-cocuga-cinsel-istismar-tehlikesi,356393

1976 Yılında Kurulan Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu'nun temel amacı "Kadının kalkınması yoluyla toplumun maddi ve manevi kalkınması için çalışmak ve bu konuda yardımlaşma ve dayanışmayı sağlamak"dır. Ve 43 yıldır bu temel amaçla çalışmalarına devam etmektedir.

İletişim Bilgilerimiz

Küçükesat Akay Cad. 15/2 06660 Ankara - Türkiye

+90 (312) 417 26 04

info@tkdf.org.tr